YAŞAM / EVRİM / GAYE
TANRI / EVREN / GALAKSİ / YILDIZ KÜMELERİ / ANAKARA / İNSAN/ YERYÜZÜ/ ALT VARLIKLAR/ ÜST VARLIKLAR/ MELEKLER/ KUTSAL ÇEKİM ALANI/ TANRI
02.01.2122
Hoşgeldin.
Bu yazının amacı yeni bir din yaratmak ve ya ukelalık yapmak değildir. Amaç sorulmayan soruları sormak ve temiz bilgiye erişme çabasıdır. Bu bilgilere nasıl mı ulaştım, orası biraz karışık. Yazıyı okudukça belki nasıl bulduğumu da keşfedebilirsin. Zamanı gelince o kısmı da detaylıca yazağım.
Burada bulduğun bazı bilgiler, bilinç dışı, ütopik ve zaman zaman bilim kurgu gibi gelebilir. Ancak bu, kişinin değişen değer yargısına göre bilginin de değerinin değişeceği anlamına gelmez.
Bilgi eğer bir anahtar ise, onu önce elimize nasıl alacağımızı keşfedeceğiz, daha sonra da o anahtarla yeni kapıları açacağız.
Hazırsak yavaşça giriş yapalım, konular gerçekten çok derin.
--
ANATEMA = TETİKLENME VE TETİKLEYİCİLER
Tetik / Tetiklenme/ Tetikleyici/ Tetiklenen/ Etki / Tepki
Bu konuyu çok iyi anlamalıyız.
Evrende bazı yasalar vardır ve bu evrenin içerisinde olan, olacak her olay, yaşamış ve yaşayacak olan her canlı bu evrenin yasalarına tabii kalmak zorundadır. Aksi mümkün değildir. Oluşan tüm olaylar örgüsünün ardında doğanın bazı temel yasaları yatar. O sır perdesini aralayanlar bilimsel buluşlardan, dinsel öğretilere kadar bir çok cevheri gün yüzüne çıkarmıştır. Tabi ki bir çok din ve peygamber olmuştur, ancak bunlar insanlığın çok uzun genetik gelişiminin bir parçasıdır, gelişen bilinç' tir ana tema. Yani insanlık bir tür ise bu türün adı aslında bilinçtir. Bizi diğer türlerden ayıran özellik de bu bilinç yapısıdır ve bizler içgüdüsel olarak bu ortak bilinci geliştirmek adına sürekli birbirimizi tetikleriz. Tarihteki ilk kardeş kanı bu yüzden dökülmüştür, çünkü o çatışma doğanın yasası gereği gerçekleşmek zorundaydı. Bu yasayı insan denen canlı'nın kavraması yüzbinlerce yılını alacaktı.
Ancak; kavrayacağı an'a kadar çokça savaşacak, çokca kan kaybedecekti insanlık. Birinci Dünya Savaşı, yetmedi ikincisi ve şimdi de üçüncüsü kapımızda bekliyor. Evet insanlık şu noktadan sonra eğer tetiklenme yasasını kavramakta direnir ise, kendi sonunu doğal bir şekilde getirecek. Benim şahsi fikrim bu olmayacak ve insanlık bu döngüyü başarı ile tamamlayacak. Neden mi, devamı daha da ilginç çünkü..
Bir kere en büyük tetikleyiciniz kendi beyninizdir. Daha uykudan gözlerinizi açar açmaz sizi tetiklemeye kendi başlar, boş boş duvara baksanız bile yani hiç tetiklenmemek üzerine çaba sarf etseniz bile, beyin kendi sizi tetikler. Bu bahsettiğim olayı kavramak belki kolay değil ancak, bu tetik ve tetiklenme ilişkisini kavrayamaz iseniz, kendi beyninize yabancılaşırsınız, beyniniz sizin en büyük düşmanınız olur, sizi "Delirtene kadar" da sizi rahat bırakmaz.
Tetiklendiğiniz anları fark edin, ya da fark etme yollarını araştırın. O anlarda iken farkındalığınızı çalıştırır iseniz, O anlar Tanrı kavramını anlayabileceğiniz anlar. O andayken olaylar örgüsünü iyi takip edin, hayatı ıskalamayın. Olaylar örgüsü sizi ve tüm insanlığı olduğu gibi tek bir çekim noktasına çekiyor. Buna daha sonra derinlemesine gireceğiz. "Kutsal Çekim Alanı"
Etki / Tepki yasasına her şeyi dahil edebiliriz.
Yani bir etki yaratınca / tepki gelmesine şaşırmamalıyız. Bu standart fizik kurallarının algılandığı boyut için geçerli olan bir denklem türü, ancak bir de kuantum fiziği ve bunun algılanmayı bekleyen boyutları var. Kuantum boyutunda bir etki yarattığında o an her şey eşgüdümlü olarak sonsuz olasılıkta sonsuz etki/tepki döngüsü yaratır. Gerçekliğiniz ise üst bilincinize bağlıdır yani kafanızda etkiyi yarattığınız andan sonraki ilk akla gelen düşünceye göre şekillenir her şey. Ama aslında bilinç altında / kuantum dünyasında sonsuz olasılıklar boyutunda etki/tepkiler döngüsü devam eder. İnsan bilinci tüm bunları algılayamaz ve şuan ki maddesel gerçekliğine odaklanarak her şeyi anlamlandırmaya çalışır. Çift yarık deneyi de tam olarak bu olaya dikkat çekmek adına yapılmıştır ve bilim dünyasının en büyük sorunsalı ortaya çıkmıştır. Işık nasıl oluyor da farklı gözlemlenebiliyor.
İşte bu tip konularda;
Sadece bilimsel bakarsak yanılırız. Bilimselliğin yanına, tinsel öğretileri, mitolojileri, etimoloji, sosyoloji, felsefi bilimler gibi bir çok alanı birleşik bir çark olarak yürüterek konuyu kavramak mümkün olabilmektedir.
Tanrı neydi?
"Leyleğin yuvasındaki üç yavrusundan birini , yuvadan aşağı atmasında çok önemli detaylar vardır." Ya da sürüdeki zayıf olan aslanı, büyük erkek aslanların daha bebeklik döneminde bile olsa bu yavru aslanı boğarak öldürme iç güdülerinde... ve biz, bizler sadece dünya üzerinde yaşayan evrimini gelişimini sürdüren bir canlı türüyüz. Maymunlardan gelmedik, ancak onlarla ortak bir gen havuzunu paylaşan kuyruksuz bir insansı maymun türünden geliyoruz. Zamanla maymunlardan farklı şekilde evrim geçirerek kromozom sayılarımızı değiştirdik. Bu süreç milyonlarca yıl zaman alacaktı. Sonunda insansı/bilinç seviyesi belirtilerini sergileyecek kadar evrimleştik. Bu durum galaksimizdeki üst medeniyetlerin dikkatini çekti. Onlar bu durumu üzerine çalışılabilir, adeta emek verilebilir bir cevher olduğunu hemen anladılar. Çünkü onlar sadece bizi değil kainattaki bizler gibi, evrimlerinde belirli bir eşiği aşan yaşam formlarını, tespit edip gerekli müdahaleyi yapmak ile yükümlüler.
Onlar kim mi?
İşte maddesel alemden, tanrısal çekim alanına doğru geçiş bu soru ile başlar. Bu geçiş adeta dünyaya girerken atmosfer sürtünmesinin bizi kor aleve dönüştürmesi gibidir.
Onlar; bilinen algının çok dışında bir canlı medeniyet, ne tam olarak biyolojik canlılar diyebiliriz, ne de tam olarak tanrısal. Ara katmanda onlar yer alıyorlar. Onlara, melekler, uzaylılar her ne derseniz deyin. Belirli zamanlarda ortaya çıkarlar, şekil şemale bürünebilirler, suret değiştirebilir, aramızda bile dolaşabilirler. (Burada ayrımı iyi belirlemek gerek, sosyal medyada pompalanan yalandan bahsetmiyorum. Yani uzay aracıyla dünyaya gelmiyorlar, bilim kurguda anlatılan ufo betimlemesi ile benim bahsettiğim şeyler değil. Evet bahsedilen "UFO" tarzında yaşam döngüleri var ancak onlar da bizler gibi medeniyetler katmanındalar, Melekler katmanında değiller, tanrı hiç değiller!)
Peki biz onları nasıl fark edebiliriz?
Aslında biz onları görüyoruz ancak algılayamıyoruz. Bu ışığın dalga kırılma boyu ve gerçeklik algısı ile orantılı bir denklem üzerinden şekil alan bir boyutta gerçekleşen gerçeklik. Biz bu durumda üst bilinç, alt bilinç çatışması yaşıyoruz. Üst bilinç onları fark edemez iken, alt bilinçlerimiz bir gariplik olduğunu seziyor. Lakin, şu yaşadığımız dünya da insanlar alt bilinçlerini neredeyse taşlaşmış'casına susturmuşken, bu denklem nasıl devam edebilecek. Nasıl onları yeniden algılayabilir hale dönüşeceğiz.
Bu bir dizi olaylar serisi sonunda insanlığın da doğal olarak iteklenerek/tetiklenerek bazı gerçekler karşısında bu frekansa, yani alt bilinç benliklerindeki frekansa tekrar ulaşmalarına vesile olacak. (Epifiz Bezi, Pineal Gland)
Ve...
İnsanlıkta ikinci perde açıldı. İnsanlık milyonlarca yıl azar azar evriminde ilerler iken bir anda medeniyetler, imparatorluklar kurma seviyelerine erişebildi. Bu noktada; anlatılan kadim öykülerde hata olduğunu düşündüğüm bir nokta var. O da galaksimizden yardım için gelenlerin, zamanla insan kadınlarımızı cazip bulmaları saçmalığı. Bu ancak bir insan hayal gücünün saçmalığı olabilirdi. Galaksimizden gelenler, bizi bir eşikten atlatıp, kendimizi geliştirebileceğimiz sistemi öğretip aramızdan tekrar çekilmişlerdir. Çekilmeleri için özel bir sebep yoktur, bu sadece bizim kendi yolumuzu bu öğretiler ile nasıl çizeceğimizin gözlemlenmesidir.
Bu nedenle;
İnsanlık binlerce yıldır izleniyor.
Ama kanıtlanamıyor.
--
TANRI / GALAKSİ / FREKANS
Özete indirgemek gerekir ise Tanrı, Matrix'te anlatılan bir sistemin benzerini kurgulamış evet, ancak bu kurguyu yanlış okuyoruz. Yani anlatmak istenilen, düşüncelerimize göre çevremizdeki insanlar evet şekil alır ve davranışlarda bulunurlar ancak, bu etki/tepki çeşitliliği ve türevliliği sizin hayal gücünüzün çok çok üzerinde bir sistemle gelişir. Siz kendi zekanız ile bu etki/tepkileri anlamlandırmaya başlarsanız ve eğer bilincinizi buna hazırlamadan başlarsanız, kendi yankı odasında yalnızlaşan, agresif birine dönüşürsünüz. Tanrı kavramının gücü İLHAM kavramından gelir. Siz bir etki yarattığınızda biliniz ki gelen tepkiler, beklediğinizin dışında geliyor ise, tanrı'nın çeşitliliğini rengarenkliliğini görüyorsunuz. Teslim olun.
Bir canlı başka bir canlıdan görüp etkilenip aynısını yapmaya başladığı an, yaşamın içindeki hakikat gerçekleşmeye başlar. O anlar matematik ile hesaplanıp çözülemeyen sonuçlar doğurabilir.
Yani birbirimizi sürekli tetikliyoruz, çünkü bilinç altımız farklı frekansları arıyor ve onları kendi frekansı ile bütünleştirmeye/sindirmeye çalışıyor. Yani farkında olmadan her canlı kendi soyunda zayıf halka istemiyor, bilinçli ya da bilinçsiz birbirini iyi yada kötü sürekli tetikliyor. Bu sayede hayatın döngüsü dönebiliyor, aksini hayal edin. hiçlik...
Bütünleşme / Sindirme
Pozitif/ Negatif
Ying / Yang
İyi / Kötü
Habil ve Kabil.
vs..
Oluşan bir frekans ve onun dengi olan çevredeki diğer bir frekans, etki/tepki zemini yaratır. Bu durumu mıknatısların birbirini çekmesi ya da itmesi gibi basite indirgeyebiliriz.
İnsanlık eğer bu etki / tepki yasasındaki zayıf halkayı bulup kırabilir ise;
Galaktik boyutta çok önemli bir ivmelenme kazanılacak. Çünkü, galaktik boyutta en değerli şey bilinç'tir ve Atalarımız çok iyi biliyor ki evrende her maddeyi, minerali, canlıyı vs bulabilirsin. Ancak kendini tamamlamış bir bilinç düzeyi için zaman gereklidir, bir çok unsur gereklidir, bir madenin dövülerek adeta bir kılınç'a dönüşmesi gibidir. Ya da kömürün elmas'a dönüşmesi.
ve eğer evrende;
Gelişiminde çok ciddi yol kat etmiş bir bilinç türüne rastlar isen, kendi medeniyetine sıçrama yaşatırsın.
(Sümerler, Hatti'ler, Firavunlar ve öncesi Proto-insanlık dönemlerini araştırabiliriz)
--
ETKİ / TEPKİ. Bu bir doğa yasası. Bunu çözemiyoruz, bir türlü. olmuyor, olamıyor, ilginç. Bu dünyada yaşamış, yaşayacak tüm insanlar için sınav özünde aynıdır. Farklı dinlerden, dillerden yada etnik yapıdan gelebilir, ancak sınavlar hep aynıdır. Sadece şekil ve renk, yer, mekan değişir. Kişiler bu sınavlar için vesile olan insanlardır.
Tetiklenmekten neden kaçıyoruz?
Çünkü her tetiklenme beynimizde yeni nöron ağları yaratıyor. Beynimiz yeni nöron yolları ve ağları oluştururken, yani kendini geliştirirken genelde ruh halimiz eğlenceli hissetmez. İnsan öğrenme kısmında hep zorlanmıştır, kendine yabancılaşmıştır, çünkü o andayken nöronlarındaki elektriksel dalgalanmalar kimi insanda huzursuzluk hissiyatını da hissettire hisstire gelir. Aslında bu tarz hissiyatlar tüm insanların beyin aktivitelerinin canlandığı anlarda, yani öğrendiği, geliştiği anlarda hissedilir, ancak bazı insanların beyinsel aktiviteleri adeta fırtınalar eşliğinde gerçekleşir. Şifre "Epilepsi" dir.
--
Olan biten her şeyi anlamalıyız. Iskalayamayız, ıskaladığımız her detay, bizi tekrar yaşanacak bir döngüye sokar. Nasıl bir insan olacağımızı özümsemeliyiz. Hayattaki varlığımızın anlamı ne olacak. Eğer olaylar örgüsündeki detayları okumaya bilinçli şekilde başlarsak, yaşadığımız olaylardan anlamlar, dersler çıkardıkça aynı olayların tekrarlamadığına şahit olacağız. Sanki bir ilüzyonun içindeymişiz de biz o farkındalığa varınca bir anda herkes kendi işlerine dönüyor, ortalık duruluyor sanki bir an da..
Ancak unutmayın ki, ilk bilinç oluşurken yaşadığınız 0 / 7 yaş arası tetiklenmeler sizin karakterinizi istemsizce oluşturur. Trenin bu ilerleyeceği yolda daha ilk makasın yanlış yerden atıldığını düşününün. Gerçekten tekrar, diğer ihmalin yaratacağı gerçekliğe ulaşmak çok zor olabiliyor. Bu durumun farkındalığına insan genellikle 25 / 40 yaşları arasında varmaktadır. Bir çok insan artık çok geç diyerek içinde bulunduğu miskin konfor halini terk edemez. Ancak bu miskin hal size şu durumun biletini vermektedir. Dünya'ya tekrar geleceksiniz ve bu sefer çember sizin için daha da daralmış olacak.
Konfor alanınız sizi yavaş yavaş zehirleyen yılan gibidir. Onu terbiye etmeyi öğrenmelisiniz, öğrenmeliyiz.
Bu farkındalıklar sonucu doğru yolda yürüyenler ise bilmelidir ki, o tren zaman zaman bir çok yeşillik doğadan geçecek, zamanla masmavi denizlerin kenarından, türlü türlü manzaralar, atmosferler. Ta ki tren yolun sonuna yaklaşırken, bir tünele girecek. O tünel çok önemlidir, bir çok yolcu tünelin karanlığından dolayı kafayı üşütmüştür. Bende o zorlanmaları yaşadım, belki de hep yaşayacağım zaman zaman beni de hep yoklayacak belki de bilemiyorum. Çünkü bizler beynimizin potansiyelini çok iyi biliyoruz, bizim en büyük düşmanımız bir kere beynimiz, onun tasmalarını elimize alabildik mi?
Bir çok insan kendi bilincini idrak etme yolculuğunda sıradan bir yol izler ve cesaretle toprağı kazmaz. Çünkü kazdıkça içgüdüsel olarak irkilir, toprağın altı sırlarla doludur ve sırlar bir çok insanı derinden korkutur.
İşte bu eşiği geçenlerin ortak özelliklerinden biri de "korku" olgusunun onlar için diğer insanlar gibi büyük bir mesele olmaması ve bu olgunun anlaşılabilir, kendilerinden bir parça olduğu ve sevilebilir bir yanı bile olduğunu idrak ederler. Bu insanlar bu olguyu zamanı gelince ortaya çıkması gereken bir olgu olarak kabul eder ve yollarına böylece devam ederler, bu devamlılık bir eşiği geçmelerine yol açar.
İnsan tüm uzuvlarını bir ihtiyacı dahilinde istediği şekilde eviriyor çeviriyor, kontrol edebiliyor. Parmaklar, bilekler, hatta deri altı kaslar vs.. Ancak iş beyine gelince kabul edelim ki binlerce yıldır ona yeniliyoruz.
İşte tam burada belirtmeliyim ki, kendi trenimiz bu tünele girene kadar eğer gördüğümüz manzaralardan, ortamlardan, deneyimlerden hiç öğretiler kazanmadıysak, işimiz gerçekten çok zor. Doktor, rehber, şifacı, dinsel hocalık gibi kavram ve olgulardan destek almanız gerekebilir. Ancak öğretileriyle o tünele girenler, tünel her ne kadar da sonu hiç gelmeyecekmiş gibi görünse, karanlığın en hakim olduğu anda eğer içlerindeki o bilge sese hep sadık kalırlar ve araştırmaya, merak etmeyi çocuklukta yaptıkları gibi safça devam ettirirler ise ışık tünelin sonunu gösterir hale geliyor. O ışık kutsal bazı izler ve datalar barındırıyor.
--
29.06.2026
KADER / REDAK -TE
Kader nedir, nasıl redakte edlilir.
Öncelikle kader olgusunu atomlarına bir ayıralım, tıpkı parmak izlerimiz gibidir kaderler de. Her canlının kendi benliğinde sürekli üfleyerek canlı tuttuğu bir ateş gibidir kader. Eğer çabayı, gayreti bırakır isen ateşin har'ı geçer. Söner, küle döner.
Kader çok katmanlı bir yapıya sahiptir, sanki bir makinanın dişlileri gibi. En zayıf dişli burada insandır. İnsan eğer kendi kaderindeki tamamlanmayı yakalar ise, Koca çark da bir devinim başlatır ve oluşan frekans bir sonraki dişliyi harekete geçirir. Bu devinim bir sonraki çarkta ailenin kaderindeki bir çok boşlukları, zayıflıkları ortadan kardırır. Bu çark da tamamlanınca bir üst çark Soy çarkı olacaktır. Hepimiz bu noktalara geldiğimizde eğer soylarımızı araştırır isek, çok garip varlık nedenleri bulabiliriz bu hayata dair kendimizde.
Çarkların dönmesini idrak ettiysek ve devam etmek istiyorsak bir sonraki çarkın kolektif insan bilinci çarkı olduğunu farkederiz. Kollektif insan bilinci yarattığı kaderde bir tamamlanma yaşamak durumunda kalacaktır. Yaratacağı iki farklı kader olasılığı görüyorum. İlki savaşarak kendi sonunu getirmesi, ikinci olasılık savaşmak için artık bir neden bulamayacak bilinç seviyesine ulaşmak.
Daha detaylıca anlatıyorum;
Kolektif bilinç bu güne kadar çatışa çatışa geldi ancak böyle devam ettiremeyiz. Artık nükleer var, yani çatışmanın bir tarafı doğanın bir yasasını ihlal etti. Döngü bozuldu ve sonuna gelindi. Yani bugüne kadar olan yüzbinlerce yıllık insanlık çatışmaları hiçbir zaman insanlığın sonunu getirecek kadar ciddi bir tehdit yaratmamıştı. Ancak artık nükleer var. Bu anlattıklarım apokaliptik bir senaryo olması için değil, insanlara korku yayması için hiç değil. Tam tersi, aydınlanma yani güneş, karanlığın en dip noktasında iken doğmaya başlar.
Oluşturduğumuz kolektif bilinç eğer çatışmayı seçer ise yolun sonu hemen şimdi, kadar yakın! Ancak çatışmak yerine, birbirimizi kabul edip bu dünyadaki varlığımızı anlamlandırır isek, zamanı geldiğinde birbirimizin ne kadar birbirimize ihtiyacı olduğu günler gelecek. O günler hemen gelmeyecek insanlığa kolektif bilinçte halkayı tamamladığı için, yeteri bir zaman tanınacak. Medeniyetimiz artık uzaya daha fazla araştırma, madencilik, ticari seferler için gidecek ve insanlık diğer gezegenlere yayılacak. Bu durum galaktik düzeyde kayda değer bir frekans yaratacak ve diğer medeniyetlerin dikkatini çekecek.
Bu esnada işte insanlığın ortak kolektif kaderi yazılıyor olacak. An ve an.. Çünkü dikkatini çektiğimiz medeniyetler bize güzel amaçlarla da gelebilir, kötü amaçlarla da. Eğer kötü amaçlarla gelirler ise, hali hazırda zaten birbirini yiyen, sürekli birbiriyle savaşan insanlık ne yapabilir? Bu sorunun cevabını kaç kişi sordu şu hayatta bilemiyorum ama yüzümüze hafif bir tebessüm kondurduysak konunun daha derinlerine inelim.
O diyor ki benim dinim yücedir, kutsaldır, öteki diyor ki hayır benim ki kutsaldır. Sanki bir baba'nın evlatları arasında çıkmış bir kavga. O diyor ki babam en çok beni seviyor, öteki diyor ki hayır babam en çok beni seviyor. Malesef ki bu paragrafta bir çoğumuz buz kesecek ancak dinler bu hale gelmiş, getirilmiş durumda.
Ancak dinlerin özünü, felsefesini anlar isek aslında birbirimizi ayrıştırmak yerine tüm dinlerin tek bir ortak öğreti ağacından geldiğini bile görebiliriz. İşte malesef ki gören gözler için, hakikat her zaman ortada-ymış. Hangi perspektiften olaya baktığınız her şeyi değiştirebilir.
ve işte.. O GÜN. Anlayacağız yüzbinlerce yıl insanlar olarak boşuna çatışıp durmuşuz. Şimdi artık galaktik boyutta birlik zamanıdır. O halka da da eğer doğru tamamlanma gerçekleşir ise, evren de kendi içindeki tamamlanmayı arıyor ve bulmuş olacak. Buraya dikkat...
bu tamamlanma gerçekleşir ise, Evren tıpkı bir su baloncuğu gibi puf diye yok olacak. Ancak bu puf olma anı bir saniyeden ibaret değildir. Evrenin katmanında puf olma sahnesi, dünya katmanına ve galaktik katmanlara indirgendiğinde milyonlarca yıllık bir döngüye denk gelmektedir. Yani Tanrı ve tanrının kutsal çekim alanına yaklaştıkça zaman kavramı silinmeye, azalmaya başlar. Hiçlik gibi o alana yaklaştıkça artık zaman bile bundan kaçamaz ve azalır.
Halbuki, bilinen tek şey ZAMAN, değil midir, evrilemeyen, eğilemeyen, bükülemeyen. Kutsal kabul edilen..
İşte dostlarım bu noktada çok derinlere iniyoruz, Tanrı ne ışıktır, ne de zaman. Tanrı ışığı da, zamanı da kullanabilir.
O her şeye kadir olandır.
--
Buradan günümüze geliyorum.
Nükleer'i bularak Tanrı'nın bir konuda dikkatini çekmeyi başardık evet. Şimdi size soruyorum birbirimizi nükleer ile patlata patlata, bu güzelim döngünün içine çomak mı sokacağız. Ey insan, kötüyü de içinde barındıran, iyiyi de.. Ben iyi olacağım diye yola çıkıp da, ilk bir kaç sınavda öfke nöbetlerine kapılan, kimse beni anlamıyor diye yalnızlığına çekilen, yalnızlığındayken iç sesini kaçıran, yanlış sesi dinleyen, paranoyaklaşan, bipolar olan, maddeye düşen, alkolik olan, intihar eden, sendromlulaşan, marazlanan.
Ey insan.
Yazının buradan sonrasında bu insan tipine anlattıklarımız, damarlarını titretir hale gelecek. Çünkü ilk ayağa kalkacak, doğrulacak olanlar bunlardır. Bu insanlar yüksek farkındalıkla, aşırı hassas duygularla, psişik yetenekler ve ya kendi sübyan'lıklarında yaşadıkları çok çok ağır bir travma sonucu zaten bu hayatı cehennem kadar gerçek yaşarlar. Bu insanları, diğerlerinin anlayabilmesi gerçekten çok zor, öz annesi bile olsa bu insanları anlayamıyor. Ancak bu insanlar hali vakti yerinde bile olsa, gördükleri aç bir afrikalı çocuk için günlerce sessizce oruç tutabilir. Ya da acı kavramını çekerken panik olmak yerine, aklına daha önce eziyet gören bir çocuğu getirebilir, vakur kalabilir.
Bu insanların araştırmalarım sonucu anladığım kadarıyla ortalaması yüzde 10-15 düzeyinde. Ancak içlerinde bir kısım tip var ki yüzde 0,3 ile 0,7 oranında. Bu tip bireyler daha doğarken mucizeler ile doğarlar. Bunun en net belirtisi kordon'a dolanarak dünyaya gelmeleridir. Eğer buradaki ilk sınavı atlatabilirler ise, yani kordon dolanması düzeltildiğinde uzun süre oksijensiz kalmış beyin ani oksijen yüklenmesiyle karşılaşınca iki şey gerçekleşir. Bebek ya beyin ölümüne kadar giden bir durum yaşar. Ya da beyin bu duruma enteresan bir şekilde uyum sağlar ve bu zorlanma onun ilk sınırlarını zaten diğer bebeklere göre fazlasıyla geniş bir ağ oluşturmasına neden olur. Bu özellik ile doğan bebek, daha sübyan iken melaike özelliklerini hatırlayabilir, çünkü psişik sezgileri asla normal bir insan gibi işlemez. Duvarlara baktığında duvarların içindeki enerjiyi bile hisseder ve hatta ardında uyuyan bir kedinin yarattığı frekans onlar için normal bir belirtidir.
Bu bebekler daha doğdukları an, gariplikler ile doğarlar. Etraflarındaki herkes bu bebeklerin doğum süreçlerinde garipliklere şahit olur ve "Sara" adını koyarlar. Tarihsel olarak ele alırsak SARA:
Babil Dönemi: "Kötü Ruhların Elçisi" MÖ 2000'li yıllara ait Babil tıp tabletlerinde (özellikle Sakikku adlı tanı kitabında) sara nöbetleri çok detaylı tasvir edilmiştir. Babilliler bu hastalığa "Miqtu" (Düşen hastalık) derlerdi. Hastalığın nedeninin tıbbi değil, şeytani olduğuna inanılırdı. Bir çocuğun nöbet geçirmesi, vücuduna "Sulu" adı verilen bir iblisin ya da hayaletlerin girmesiyle açıklanırdı. Tedaviyi hekimler değil, Asipu adı verilen büyücü-rahipler yapardı. Çocuğun içindeki kötü ruhu kovmak için dualar, muskalar ve tütsüler kullanılırdı.
Antik Yunan Dönemi: "Kutsal Hastalık" ve Delilik. Antik Yunan'da sara hastalığı iki uç noktada değerlendirilmiştir: Hem tanrısal bir lütuf hem de lanetli bir delilik. En yaygın ismi "Morbus Sacer" yani "Kutsal Hastalık" idi. Ayrıca nöbet anında hastanın sanki bir güç tarafından yakalanıp yere fırlatılmasından dolayı, Yunanca "yakalamak, el koymak" anlamına gelen epilambanein kökünden "Epilepsi" ismi türetilmiştir. Halk, bu hastalığı doğrudan Tanrı Ay (Selene) veya Herkül'ün bir cezası ya da dokunuşu olarak görürdü. Nöbet geçiren kişilerin tanrılarla iletişim kurduğuna, geleceği görebildiğine inanılırdı. Bu yüzden kahramanların ve kahinlerin hastalığı olarak kabul edilirdi.
Bu noktada Sara'ya bir ayrım yapmamız gerekiyor. Benim de bizzat yaşadığım ve üzerinde yoğunlaşarak anlatmaya çalıştığım genel Sara sendromu değil, Sara'nın içerisindeki bir başka sendrom. Adı "Temporal Ön Lop Epilepsisi" olarak geçiyor. Bu sendromua çok dikkatle incelememiz gerekiyor. Sizler de araştırmalar yapar iseniz, insanlık tarihi boyunca bir çok önemli şahsiyetin bu sendromu taşıdığını görebilirsiniz. Yani insanlığa her dönem ışık tutmuş ve çağ atlatmış şahsiyetlerin ortak özellikleri bu sendromu taşıyor olmaları. Van Gogh, Leonardo, Napolyon Bonaparte, Julius Ceasar, Sokrates, Nicola Tesla ve hatta Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatının son dönemlerinde iken bu sendrom belirtilerinin gözlemlendiği bazı kaynaklarca rapor edilmiştir.
Tüm insanlık bu sendromluların bilincindedir, çünkü bu sendromlular, insanlığa her zaman ışık tutan buluşlara imza atmış, insanlığa içinde bulundukları kısır döngü de rehber olmuşlardır. Hali hazırda tüm dünya da yine bu sendromlular arasından bir kurtarıcı çıkacağı beklenmektedir.
ve hatta beklenen mehdi, müjdelenen kurtarıcının en belirgin özelliğinin bu sendromu taşıması olacağını da ben müjdelemiş olayım.
Endişelenmeyin o kişi benim diyerek konuyu bir yere bağlamayacağım.
Ben Hak-i kat 'in peşindeyim.
Daha da derinlere inerken..
--
04.07.2026
PEKİ NASIL BİRBİRİMİZİ AFFEDECEĞİZ?
İnsanlık nasıl artık savaşamaz hale gelecek, evrilecek?
Anahtar ne olacak?
--
DOĞAL SEÇİLİM
Evrendeki bu yasayı çok iyi anlar isek, tüm soruların cevabının anahtarı gibi elimizde bir bilgelik tutarız. Bu yasayı anlamak için hücrelerine ayırmak gerek öncelikle, yani hücresel boyutta bile doğal seçilim yasası işler. Hücreler bu sayede, vücutları şekillendirir, bedenler oluşur, o bedenlere giren ruhlar tüm bu kolektif doğal seçilim hücrelerinin ordusunun başına geçen bir komutan gibidir. (Bir örnek verirsek; durduk yere canınız tuzlu bir şey yemek ister aslında bilmezsiniz ki bağırsağınızda yer alan bazı mantarlar ve hücresel canlıların bir çeşit biyolojik kimyasal tepkimeleri neticesinde siz de bu hissiyat oluşmuştur.)
Bir ailede doğan ilk çocuk asi ve asabi olursa, ikinci doğan çocuk daha uysal, sakin bir yapıyı seçer. Bu doğal seçilimdir. İçgüdüsel olarak gerçekleşir. Bu sayede, ailede çocuk sayıları artıkça bir denge oluşabilir. Aslında doğal seçilim Ying-Yang 'ın temel öğretisinin özüdür. Evren'de her şey dengeyi arar, iyilik de bunun için vardır, kötülük de, mutluluk da, hüzün de, ölüm de, doğum da!
Şimdi bu noktada geriye dönüp bakıp düşünmemizi istiyorum, ailemizde en yakınımızda sırf bize çok ters gelen kan bağdaşlarımızın neden bize çok ters oluşlarını anlamlandırmanızı istiyorum. Onların bir suçları yoktu, Doğal Seçilim yasası milyonlarca yıldır yaptığı şeyi yapıyor sadece. Buna direnemeyiz.
EKİNOKSLAR
Nasıl olur da bu kadar önemli olabilir. Bu sorunun peşinden gitmek gerekiyor aslında. Eğer bu sorunun peşinden giderseniz, kendinizi an gelir Gize piramiti'nin içinde bulursunuz, an olur Göbekli tepeyi inşa eden yerlilerden biri olursunuz. Çünkü bu sorudaki büyü sizi sordukça etkisi altına alır. Tıpkı yer çekimini, suların çekilmesini, güneşi, ayı her şeyi etkileyebildiği gibi.
Dünya'ya gelen canlılar (üst medeniyet), geliş ve gidiş dönemlerinde bu ekinokslara göre kendilerini ayarlamışlardı. Bize de ekinoks'un önemini anlatan bilgiler paylaşmışlardır. Bu temasların ilk örnekleri Göbekli tepe çevresinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle insanlar bu noktadan uzaya giden bu canlılara tekrar seslerini duyurma çabasına girmiştir. Binlerce yıldır yapılan tüm özel yapılar, insanoğlunun bu temasa tekrar ulaşma arzusu taşımaktadır. Temaslar tek seferde ve tek zamanda gerçekleşmemiştir. Dönem dönem, insanlara ve ırklara gerekli müdahale (iyileştirme/evirme) için bu temaslar gerçekleşmiştir. Temas anlarının en büyük ortak noktası EKİNOKS dönemlerinde gerçekleşmesidir. Ekinoks sadece bir doğa olayı değildir, adeta kutsal bir müdahaledir. Evrendeki her şey dengelenir ekinoks anlarındayken.
Meksika'daki Maya piramidi El Castillo, ekinoks günlerinde muazzam bir optik illüzyona ev sahipliği yapar. Güneş batarken piramidin basamaklarından süzülen ışık gölgeleri, piramidin merdiven tabanındaki yılan başına birleşerek aşağı doğru süzülen devasa bir ışık yılanı (Kukulkan) görüntüsü oluşturur. Binlerce yıl öncesinden ortak atalarımız ortak bir mesajı iletmeye çalışmışlardı. Mesaj neydi? Görmek isteyenler için mesaj hep ortadaydı.
Son güncellenme tarihi 11.07.2026
Yazı sürekli olarak güncellenmektedir.
Yazı güncellemeleri son kısımlara eklemeler şeklinde değildir, her güncelleme her hangi bir paragrafın yeniden değiştirilmesi anlamı taşır.